ZEHRA
 
 
     Hayat; içi renkli çikolatalarla dolu bir kutudur.
     “ Hayat; içi renkli çikolatalarla dolu bir kutu gibidir. Ellerini daldırdığında hangi renk çikolata geleceğini bilemezsin! ” *
     Bu kader midir, şans mı, alın yazısı mı? Bunu bilemiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da, çikolataların hepsinin tadının aynı olduğu. Her insan damak zevkine göre tat alıyor bu çikolatalardan. Veya tat alamıyor.
    Şimdi oturduğum tahta iskemleden, çatlayan dudaklarıma, çapaklanmış gözlerime ve kanı çekilmiş bedenimde konacak yer bulan sinekleri, kovmaya, mecali kalmamış kollarıma bakıp bakıp hayıflanmıyorum dersem yalan olur.
    Sanıyorum on altı yaşımın ortalarında idim. Sedire boylu boyuna uzanmış, içinde bir tane ilaç için arasan siyahı kalmamış bembeyaz sakalları, ahtaraç*  gibi bedeniyle yatan dedeme dönüp:
 
     “ Dede,” dedim. Fersiz gözleri bana doğru kaydı, “ Bu kadar uzun yaşamanın sırrı ne ola ki? ”
     Adını ben aldım dedemin. Adı benimle yaşayacak, onun için torunları arasında ayrı bir yerimin olduğunu biliyorum. Onu ne kadar sevdiğimi de o biliyor tabii ki. Doğrulmaya çalışsa da bunu beceremedi. Yardım etme isteğimi de gözleri ile reddetti. Bunu anlayacak kadar birbirimizi de anlıyorduk.
     “ Kapat gözlerini ” dedi, kapattım.
     “ Aç! “ dedi, açtım gözlerimi. “ Hepsi bu kadar, ” dedi.
 
     Alık alık baktım yüzüne. Alay eder gibi bir hal göremedim. Zaten ondan böyle bir şey beklemek de abes olurdu canım. Koskoca Hacı Mustoğ yeni yetme torunuyla dalga geçecek adam mıydı? Değil tabii ki. On altı yaşını tamamlamamış biri için doksan beş yaşın ne anlama geldiğini hayallerim bile almıyordu o gün için. Şimdi ise; her sabah evde kim varsa onun koltuk değneği vazifesi görerek oturttuğu bu tahta iskemle de anılarımla baş başa yaşıyorum. Yaşamak denirse buna. Unutmadan baş başa derken anılarımdan başka asma yapraklarında dolaşan arılar ve sinekleri saymazsak.
     Oturmaktan kaba etlerim isyan eder durumda olsa bile; onu at üstünde gördüğüm günü hiç unutamıyorum. Zaten hayatımın dönüm noktası da o oldu ya. Elimdeki kazmayı nasıl olduysa kendi ayağıma vurmamla birlikte can havliyle basmıştım narayı. Dönüp göz ucuyla bana baktı. Yüzüne belli belirsiz bir gülümsemenin gölgesi aksetti sanki. Canımın acısını unuttum ve yardıma koşanların ne dediklerini umursamadan arkasından baktım, baktım.
     Artık ne yorgunluğumun farkındayım, ne zamanın, ne açlığımın, ne susuzluğumun. Sadece onu düşünüyor, sadece onun at üstünde geçeceği saati iple çekiyorum. Yüreğim harman yerini andırıyor. Saçıp savrulmuş her bir parçam bir yerlere, sanki araftayım. Cennetim onun geliş yönü. Giderken de dönüş yolu. Diğer bütün zamanlar cehennem azabında yaşıyorum sanki. Yüreğimde milyonlarca kırık cam parçaları ile. Her an cımbızla bir tanesini söküp alıyorlar gibi acı çekmekteyim.
     “ Beni babamdan isteyin” dediği gün düşüp bayılacaktım. Yeşile çalan ela gözlerini gözbebeklerime perçinlemiş, kavrulan bedenimi daha da harlayacak meşe kütüklerini atıyordu ateşime keyfini çıkararak. Dilim damağım kurudu. Yutkundum, yutkundum, olur mu dedim, olmaz mı dedim onu bile hatırlamıyorum! Usta bir binici gibi atına atladığı gibi gönlümü, ruhumu da beraberinde sürükleyerek meşe ağaçlarının arasında kayboldu.
     “ Oğlum sen delirdin mi? Davul bile dengi dengine!..” diye söylenen anamın sözlerini başıyla onaylayan babama baktım umutsuzca, maalesef onda da bir umut ışığı göremedim. Bastığım topraklar ayağımın altından kayıyor sanki. Yaban yaban bakıyorum doğup büyüdüğüm yerlere. Her şey anlamını yitirdi birden. Ne yaptıysam Zehra’ yı istetemedim anama, babama.
   O günü, dün gibi hatırlıyorum. Kasabanın pazarı idi. Büyük camiye giden yolun köşe başında öğle namazının bitmesini bekliyordum sabırsızlıkla. İşte geliyor. Bütün cesaretimi toplayarak:
     “Selamünaleyküm emmi, ” dedim.
 
     “ Aleykümselam, “ dedi beni göz ucuyla süzerek.
 
     “ Şey! ” dedim yutkunarak. Karşımdakinin sakinliği beni tedirgin ediyordu bir taraftan da. Bu arada bir iki kişi de selam verip geçtiler. Ben de fırsat bu fırsat nefes aldım bu arada. “ Zehra ” dedim, dik dik baktı bana. Kartal gagası gibi eğri kemikli burnunun delikleri genişledi, gözleri, belirgin bir şekilde büyüdü. Başımı önüme eğdim.
     “ Densizliğimi bağışla emmi” dedim. Kolumdan tuttu mengene gibi elleriyle yirmi adım ötedeki çay bahçesinin bir köşesine iliştirdi. Şimdi karşılıklı olarak tahta iskemlelerde oturmuş put gibi birbirimize bakıyoruz.
     “ Ben ” dedim, “Zehra’yı Allahın emriyle senden istiyorum.” Söylediğim kelimeler benim ağzımdan mı çıktı inanamıyorum. Tuhaf bir biçimde güldü.
 
    O günden sonra hayat benim için içinden çıkılmaz gayya kuyusundan beter bir hal aldı. Artık nefes almak bile çile sanki. Yaşamamın bir anlamı da kalmadı. Uykularım önce düzensizleşti, sonrasında uyurgezer bir hal aldım. Dedim ya araftayım.
     “ Yarın gidiyorum buralardan” dedi. Anlamsız anlamsız yüzüne baktım. Umutsuz bir şekilde ona sığındım. “Bir daha dünya gözüyle seni görür müyüm bilemiyorum, hakkını helal et!” dedi. Ve atının yelesine öfkeyle kamçısını vurdu. Yağız at hiç beklemediği kamçıyı yemesiyle birlikte ok gibi fırladı.
     Bu gün aylardan eylül, günlerden pazar. Evimin eşiğinden anamın istediği kız artık benim eşim olarak adımını tekbirler eşliğinde içeriye attı. Onun gidişi de yine bir eylül sabahıydı. Eylülde kaybettim, eylülde kazanıyor muyum bilemiyorum!
     Artık üç çocuk babasıyım. Alnımdaki çizgiler belirginleşti, kırışıklarım arttı. Saçlarım ağardı vakitsizce. Eşim Allah bilir ya bir gün olsun kederimi sormadı. Biliyordu zahir. İçimde küllenen ateşin sönmediğini o da biliyor. Anamın, babamın ise artık beni anlayacak halleri bile kalmadı.
     Dönüşü de tıpkı gidişi gibi yüreğimi şerha şerha yaraladı. İkindi vakti kaldırılan tabuta omuz verecek gücü de bulamadım kendimde. Dizlerimin bağı çözülmüş bir halde kocaman gövdesiyle sanki o da ölümünü bekliyor havasında olan meşe ağacına sırtımı dayadım. Çok istememe rağmen gözlerimden bir damla yaş bile dökülmedi. Halbuki onun için senelerce gözyaşlarımla yastığımı ıslatmıştım.
    “ Dünya gözüyle bir daha göremedik birbirimizi Zehra’m. Hakkım yok ama olsa da helali hoş olsun. Sen de bana hakkını helal et,” diye kendi kendime söyleniyordum ki, “ O da senin için çok ah etti, çok gözyaşı döktü, son anlarında hep seni sayıkladı, o da sana haklarını helal etti ” diye söylenip başıma dikilen kadını görünce kendimi toparladım. Hayret ona ne kadar da benziyor.
     “ Ablasıyım Zehra’nın” dedi. Yutkundum, gözlerimi kaçırdım.
    Zehra’nın da bana olan sevdası babasını çıldırtmış onu elimin eremeyeceği, gözümün göremeyeceği kadar uzaklara, ne bileyim elin gavur memleketi Alamanya’ ya gelin vermişti. Şimdi eline ne geçti, diye kendisine soramadım ama ablasının gözlerinin içine baka baka halimi ona arz ettim. Beni anladı. Ve yaşlı gözlerini silerek uzaklaştı. Malın da mülkün de başına çalınaydı. Bana, malına konacağım sanarak Zehra’mı vermedin de eline ne geçti. Ben dünyamdan geçmişim senin malını neyleyim a uğursuz herif.
     Bu gün ölüm yıl dönümü. Mezarının başında sadece ben varım. Gözyaşlarımla mezarını suluyorum. Bir taraftan da sevincimi onunla paylaşıyorum. “Yakında kavuşacağız Zehra’ m, hemi de çok yakında. Bu dünyada kavuşmak kısmet olmadı ama beni beklediğin yerde olacağım yakın zamanda.”
     Doktorun yüz ifadesinden bana söyleyecek kötü bir şeyleri olduğunu anladım. İçimi tuhaf bir biçimde sevinç kapladı. Hani derler ya “ Ağzını büzmesinden Ömer diyeceği belli oldu, ” diye. Benim de doktorun yüz ifadesinden anladığım buydu.
     “Maalesef sizin için iyi şeyler söylemek isterdim ama…” dedi.
     “Doktor” dedim.
     “ Kendini sıkmana gerek yok, ben ne söyleyeceğini tahmin ediyorum, sadece bana ne kadar vaktim var onu de” dedim.
     “ Tıp” dedi, “ Doktor, bırak tıbbı, mıbbı ” diye kestirip attım.
     “ Çok sürse altı ay” dedi. Kalktım, elini sıktım, gülen gözlerimi görünce doktor afalladı.
     “ Sadece, bundan kimseye bahsetme olur mu, bana söz ver! “ dedim. Yerinden kalktı, kararlılığımı görünce “ Tamam! ” dedi. “Söz veriyorum, ama bana kalırsa yanlış yapıyorsun. Artık tıp gerçekten çok ilerledi. Bir hekim olarak tedaviden kaçmamanız gerektiğini söylemek zorundayım.” Yüzüne öyle bir bakış fırlattım ki, beni anladı sanırım. Odasından çıktım.
 
     Nasıl acılar çektiğimi bir ben, bir de Allah bilir. Sadece çocuklarıma hissettirmemeye gayret ediyorum. Eşimin de beni anladığını biliyorum ama ondan da helalik aldım yine de. Ölüm adım adım yaklaşıyor. Artık su bile içmekte zorlanıyorum. Bu gün durduk yerde anılarım canlandı. Aha geliyor yine. Atının üstünde nasıl da dik duruyor. Etrafımızda kimseler yok. Ben tahta iskemlede oturuyorum. O etrafımda atıyla tırıs dönüyor. Başım mı dönüyor, sandalye mi dönüyor, ben mi atın üstündeyim, o mu iskemlede oturuyor, her şey birbirine karıştı. Gülümsüyor bana, el ediyor, “Hadi gel desem gelir misin bana” diyor. Gözlerimin içi gülüyor.
     Uzattığı ele tutundum. “Beni bırakma” dedim.
 
* Alıntı
Çanakkale 13.10.2013