Aşk ve Ayak Parmakları Öyküsü Konusu Metni ve Ömer Seyfettin' Üzerinde Düşünceler

03.12.2019

 
 
Aşk ve Ayak Parmakları  Öyküsü  ve Ömer Seyfettin'in Öyküleri Üzerinde Düşünceler 
 
Aşk ve Ayak Parmakları  Öyküsü  ve Ömer Seyfettin'in ilk kez 21 Kasım 1910 yılında Piyano dergisinde yayımlanmış olan bir öyküsüdür.
 
Ömer Seyfettin,   edebiyatımızda hikâye yazarı olarak iz bırakmış ve öykücülüğü kendisine meslek edinmiş ilk öykücümüz olarak tarihe geçmiştir.  Olay öykücülüğü denilen Maupasaant tarzının edebiyatımızda ilk temsilci olan ve halen de bu tarz öykücülüğün en önemli ismi olarak kalmaya devam eden Ömer Seyfettin’in yazdığı öykülerde olay ve vaka düzeni en önemli husustur. Onun öykülerinde başı sonu çatışması ve çözümü olan başlayan ve biten bir olay bulunur.
 
Ömer Seyfettin öykülerindeki mesajı öykülerindeki olaya yükleyen bir yazardır. Onun öykülerindeki ana iletiler vaka zincirinden anlaşılır.  Onun öykülerindeki biten bir vaka ders çıkarılacak ibret alınacak bir sonuç ile bitmektedir.
 
Ömer Seyfettin 1918 yılına kadar, vatan, millet, tarih, Türkçü, Turancı görüşlerle öyküler yazmış bu düşüncelerini de olaya dayalı öykülerinde dile getirmeye uğraşmıştır.  Lakin 1918 yılından sonra savaşın ve işgal yıllarının getirdiği atmosfer ve belki de fikri çöküntüler içinde sosyal konulara, aşk, evlilik,  çocukluk, gençlik anılarına vb değinen öyküler de yazmıştır.
Çok çeşitli konularda yazmış olmasına rağmen Ömer Seyfettin’in öykülerinde ana amaç toplumsal ve sosyal faydadır.  Çocukluk, gençlik, askerlik anılarından söz eden hikâyelerinde hatta aşk  konulu öykülerinde bile bu amacından taviz vermemiş,  hemen tüm öykülerinde temel iletisini Türk insanına ve Türk toplumuna faydalı olabilecek mevzulara getirmiştir.
 
ve çok dayalı öykülerde, kahramanlık, tarih sevgisi ve tarih şuuru, çocukluk ve gençlik anıları, askerlik hayatı,  batıl itikatlara inanmanın saçmalığı, tarihimizin parlak günleri, erdem, vefa, vatan sevgisi, hatta aşk ve evlilik gibi çok çeşitli konularda öyküler kaleme almıştır.  Tarihsel olaylar, kahramanlık,  vatan sevgisi, konulu öyküleri ile daha çok dikkat çekse de sosyal hayat,  aşk, evlilik gibi  konularda yazdığı öyküleri de oldukça kıymetlidir.
 
Aşk ve Ayak Parmakları adlı öykü Ömer Seyfettin’in en ilginç öykülerinden birisi olmaktadır.   İlginç konusuna rağmen bu öyküsün de arka planında sosyal ve toplumsal bir uyarı vardır.  Öykü bir ölçüde Ömer Seyfettin’e mahsus faklı bir bakış açısı ortaya koymakta,  yazar bu öyküsünde kendine özgü bir yöntemle karakter analizi yapmaktadır.  Öykünün geri planında Ömer Seyfettin’e has bir felsefenin işlendiği de sezilir. Hayvanlara bakarak insanları anlamak şeklinde tarif edilecek bu kişilik çözümlemesi  aşlın ve evliliğin bitmesine kadar uzanan bir hale gelmesi ile de ilginçtir.
 
Yazarın bu öyküsü teknik yönden de  farklı bir özellik taşımakta öykünün vaka düzeni gelen  ve giden mektuplar üzerinden oluşmaktadır Ömer Seyfettin’in bu ilginç öyküsü  üzerinde şimdiye kadar durulmamış, yazarın belki de en tipik öyküsü olan  bu öyküsü nedense bu güne kadar bu yönleri ile irdelenmemiştir.
 
Fakat bu öykü tiyatrocuların alakasını çekmiş, bu öyküden esinlenilerek öykü oyun haline getirilmiş ve  sahnelenmiştir. 
 
 
Aşk ve Ayak Parmakları  Öyküsü  Metni (Ömer Seyfettin)
 
Âsıme Hanımefendi’den Hasan’a mektup

Evvela beni sen sevdin, yalvardın, yakardın, benim aşkım âdeta senin galeyanına sönük bir cevaptı. Sonunda beni aldın. Ben zengindim. Atım, arabam vardı. Bütün bugünün gençleri beni istiyorlardı. Herkesin isteğine sen nail oldun. Mesuttun. Ben sana sadıktım. Sonra nasıl oldu, birdenbire döndün. Benden soğudun. Beni görmekten kaçtın, yine sonunda beni boşadın… Bu mektubumu alınca sanma ki, sana yalvarıyorum. Fakat merak ediyorum! Niçin beni istemeyesin? Benim neyim var? Yahut neyim eksik? Daha bu sene Kadıköy kadınları arasındaki güzellik müsabakasında birinci geldim. Tahsilim birinci derecede… Zenginim de. O hâlde niçin beni istemeyesin? Benden güzelini bulsan bile, eminim ki benden zenginini bulamayacaksın. O hâlde niçin, niçin beni istemeyesin?

Hasan’dan Âsıme Hanımefendi’ye mektup

Evet güzel kadın, ben sevmiştim. Fakat sevmek nedir? Bunu biliyor musun?.. Sevmek herkes için başka bir şeydir. Tabii mizaçların, tecessüslerin başka başka olması gibi… Kimi kaşa göze, kimi cilde, kimi ellere ayaklara, kimi şişmanlığa, kimi boya, kimi kalçaya bakar. Hâlbuki ben… Profile bakarım. Daha okuldan beri âdetimdir, birisiyle konuşurken onda ne profili olduğunu ararım. Mesela küçük profilli bir adamla konuşurken onun laflarını havlamaya benzetirim. Dünyada ne kadar adam varsa, hepsinde bir hayvan profili vardır. Köprü’den geçerken, önü kalabalık bir gazinoda otururken, herkesin yüzüne dikkat ederim. Daha bir profilsize rast gelmedim. Hep insan kıyafetine girmiş, insan maskesi takmış hayvanlar… Bir sürü köpek, öküz, keçi, leylek, at, eşek, baykuş, kartal, tavuk, papağan, arı, güvercin, karga, balık, ayı, kaz, kaplan, ilâh… Küçükken saf, masum bir merak ile okuduğum fizyonomi nazariyeleri, benim hayalime o kadar tesir etmiştir ki, kendimi Lafontein’in masallarını gösteren canlı bir albüm içinde sanırım. Mesela karşıdan bir dostum geliyor, bir kere bakarım, yüksek kırmızı fesi, alacalı kostümü, parlak boyunbağı… Burnunun ucu sivri… Kolları kalkık ve kabarık… İddiacı, cesur… Yandan bakınca ne olduğunu görür, içimden:

— Ah, işte bir horoz.., derim.

Gelir elimi tutar, kırmızı yüzüne, tıpkı bir gülibiğe benzeyen fesine bakarım. Sesi keskin ve notaları uzundur. Sanki bu mütemadiyen öter. Ondan ayrılır, diğerine rast gelirim. Çenesi, ağzı yayıktır. Bacakları paytaktır. Yavaş yavaş söyler ve yanaklarını gererek güler.
— Ördek, ördek.., derim.
O vakvakladıkça, ben keşfimden memnun, müsterih onun kanatlarını, kuyruğunu arar, hatta onları da üstünde bulurum. Meşhur adamların, büyük muharrirlerin, nazırların, mebusların, büyük memurların profilleri ezberimdedir. Profillerini bildiğim için, yeni nazırların iktidarda ne yapacaklarını ayniyle herkese söylerim. Hatta arkadaşlarım bana,

— Sen eskiden geleydin, Peygamber olurdun, derler.

Zannederler ki, benim kerametim var. Hayır, ben yalnız profilleri tanırım… Eşek profilli bir adam mutlaka eşekçe, aslan profilli bir adam mutlaka aslanca hareket eder. Bir adamda, hangi hayvanın profili varsa, mutlaka o hayvanın ahlakı da vardır. Öküz profilli bir adamda asla kurnazlık, hile, zekâ olamaz. Eşek profilli olan inatçı, yani kibar manasıyla sebatkârdır. Arı profilli sokar, köpek profilli gürültü eder, dişlerini gösterir. Kaplan profilli sezer ve merhamet bilmez, papağan profilli durmaz taklit çıkarır, güvercin profilli durmaz aşk ve şefkat komedyası oynar. Tilki profilli herkesi aldatır. Domuz profilli yer, içer keyfine bakar.

Kadınların da hepsi erkekler gibi birer hayvandır. Onlarda da mutlaka bir hayvanın profili vardır. Şişman, kocaman memeli, dalgın ve ağır kadın, tamamıyla bir inektir. Zayıf, huysuz, esmer, çirkin fakat yalnız gözleri güzel bir kadın keçidir. En güzelleri çalıkuşu, kanarya, nemse tavuğu profilinde olanlardır. Bu üç profilin hiçbirisi sende yoktur.

Geçen yazdı. İlk defa Fener’de birbirimize rast gelmiştik. Ben hemen senin profilini aradım, fakat bulamadımdı.
— Ah, acaba ne? Diyor, yüzüne bakıp bakıp bulamayınca seni sevmeye başlıyordum.
Mademki sende bir hayvan profili yoktu. O halde insanların, kadınların… Sende hiçbir profil olmadığı için, hiçbir hayvan ahlakı, hiçbir hayvan tabiatı da yoktu. Bazı yine şüpheye düşüyor,
— Aldanıyorum, onda da bir profil var, ama ben göremiyorum, ben farkına varamıyorum, diyordum.
İzdivacımızdan evvel, muhabbet günlerinde, senin yüzüne uzun uzun dalışlarımı, ihtimal aşk buhranları sanıyordun. Hayır. Ben hep senin profilini arıyor; seni hiçbir şeye benzetemiyordum. Profilini bulamayınca seni severdim. Galiba sen de beni… Altı ay ne kadar hoş bir hayat geçirdik. Tabiî hatırlarsın. Fakat bir sabah… Ah keşke senden önce kalkmasaydım… Erken kalkmış, pencerenin yanına oturmuştum. Sen hâlâ yatıyordun.

— Bu ne tembellik, dedim.

Doğruldun, giyindin, karyolanın içine oturdun. Hava biraz serindi. Yanan soba daha odayı ısıtmamıştı. Birden yüreğim çarpmaya başladı. Boğuluyor gibi oluyordum. Sen terliklerinin üzerine düşmüş olan mor çoraplarından birisini sağ ayağının parmaklarıyla tuttun. Yukarı kaldırdın, yatağın içinde, oturarak giydin. Çorabın öbür eşini yerden almak için, sol ayağını uzatıyordun. Görmemek için yüzümü çevirdim. Evet, güzel kadın, sen ayağının parmaklarını tıpkı bir el gibi kullanıyordun.

— Yirminci asrın orta yerinde, diyordum. Hilkatten yahut tekâmülden şu kadar yüz bin sene sonra…
….Titriyordum. Hastalandım. Sen, beni yere seren darbenin ne olduğunu anlayamıyordun. Yattığımız zaman buruşan gömleğini ayağının parmaklarıyla tutup çekiyordun. Ben bunu duyunca dişlerimi sıkıyor, tekrar titremeye başlıyordum. Yine anlamıyor:

— Galiba hava soğuk, üşüyorsun işte, diyordun.

Yine bir sabah sobanın önündeki koltuğa oturmuştun. Ayaklarında çorap yoktu. Yine kalbim atmaya başladı. Ayağının parmakları ile sobanın henüz ısınmayan kapağını açıyor, kımıldamayarak bakıyor, tekrar kapıyordun. Sonra yine bir gün sevgili kedin ayaklarından oynuyordu. Daha çoraplarını giymemiştin. Yüreğim hopladı. Fakat dişimi sıktım. Baktım, senin ayaklarının parmakları uzundu. Hem biraz fazla uzundu. Bu uzun parmaklarınla kediyi kollarından tutuyor, küçük bir çocuk gibi havaya kaldırıyordun. Âdeta ayaklarını ellerin gibi, hatta ellerinden daha iyi kullanıyordun.

Gözlerimi yüzüne kaldırdım. O an, o kadar arayıp da bulamadığım profilini gördüm. Sen maymundun. Alnın dar, ağzın biraz ileriye çıkıktı. Güzel, parlak cildin bu maymun iskeletini tamamıyla örtemiyordu. Hele ayakların… Aman Yarabbi… Tıpkı bir maymunun üçüncü, dördüncü elleri idi. Sen biraz daha gayret etsen, yerden çoraplarını almak, sobanın kapağını açmak, yorganı, gömleğini düzeltmek, kediyi tutup havaya kaldırmak değil, hatta ayaklarının bu uzun tekâmül etmiş parmaklarıyla yemek yiyebilecek, hatta piyano çalabilecektin. O vakit senden ürktüm. Bir daha seninle bir yatağa girmedim. Kendimi balta girmemiş bir ormanda zannediyor, kendimi o kablettarih mahlûklarından bir nesne ile evlenmişim sanıyordum.

Yirminci asırda, vücudunda kablettarihî adaleleri olan, tıpkı bugünün maymunları gibi ayaklarını el diye kullanan, tekâmül etmemiş bir mahlûktan, yani senden kaçtım. Uzaklaştım.
El gibi kullandığın bu ayaklarından bir tanesini şimdi kalbinin üzerine koy, öyle hükmet. Artık seni sevmemekte haklı değil miyim?

Âsıme Hanımefendi’den Hasan’a telgraf

-Gayet Müstacel-
Mektubunu okumadan yırttım, senden nefret ederim. Sakın bir daha mektup göndermeye kalkma. Sonra fena olursun…

Yorum Yapmak için Kayıt Olun veya Giriş Yapın

Yorumlar